Nebi ve Hacer Destanı
I. ve II. Karabağ Savaşlarında
şehit olan oğulların aziz hatırasına...
Karabağ toprağının, Dağ Kubadlı elinde,
Oğul dünyaya geldi, bir masalın dilinde.
Adını “Nebi” koyup “Tez büyüsün.” dediler.
“Nebi tek yiğit olsun.” hayır dua verdiler.
Güneş doğdu bu zaman, Ay bedirlendi bu an,
Gecenin zulmetine saçlarını döktü tan.
Nebi adı yiğitlik, erenlik nişanesi,
Yayılmıştı her yana, onun gururlu sesi.
El obası sevindi, Nebi’nin gelişine,
Bir kurban da kestiler onun her gülüşüne.
Onunla aynı günde, köyde bir kız da doğdu,
Aksakallar bu kızın, adını Hacer koydu.
Biri köyün o başı, biri köyün bu başı,
Onlar bir yaşta idi, oldu sınıf yoldaşı.
Mektebe bir gittiler, birlikte okudular,
İlmin güzelliğini, ilmek ilmek dokudular.
Başarılı talebe, örnek şakirt oldular,
Sevildiler mektepte, ilim ile doldular.
Büyüdüler sevinçle, herkes sevdi onları,
Sevdi, vatana böyle, şeref veren canları.
Nebi arada bir de gelmişti Hacergile,
Hacer de bu âdeti, yaşattı aynı ile.
Nebi’ye yakınları, sık sık zarafet etti*:
“Gözün aydın ay Nebi, yine Hacer’in geldi!”
* Zarafet etmek: Şaka yollu takılmak.
Hacer’e yakınları, sataştı arada bir,
“Kalk karşıla ay Hacer, sevgili Nebi’n gelir!”
İkisi de incinmedi, onların sözlerinden,
Sevindi yürekleri, yaş aktı gözlerinden.
Böyle zarafetlere alıştı her ikisi,
Hem mektebin hem elin, oldular sevimlisi.
Bir sırada oturup, hem de yaşa doldular,
Hiç farkına varmadan, çok yakın dost oldular.
Alıştılar birbirine, kalbi bir, sözleri bir,
Çarpan yürekleriyle, çift bakan gözleri bir.
Vakit bitti, zaman geçti, bu yakınlık içinde,
Pervaz ettiler onlar, arzuların göçünde.
Her iki değerli genç, çattılar gençlik ağına,
Secde ettiler her an, vatanın toprağına.
Gençliğin pınarından, birlikte su içtiler,
Sevgi adlı dünyanın, köprüsünden geçtiler.
Doğmuştu her birinin, kalbinde aşk yuvası,
Bu aşka hemdem oldu, aksakallar duası.
Vedalaşıp okulla, onlar Bakü’ye geldi,
Yüreklerinde arzu, istek göğe yükseldi.
Nebi öz arzusuyla, askerî mektebe gitti,
Hacer ise hekimlik arzusuna tez yetti.
Dünyanın en mutlusu… Sevindi her ikisi,
Dile geldi gönüllerde, ikisinin sevgisi.
Nebi ile Hacer’in kurudu toy çadırı,
Oldular birbirinin, sevgilisi, hem yâri.
Bu sevgiden dünyaya, geldi bir oğul, bir kız,
Onlara bu evlilik, şeref getirdi yalnız.
Oğula Nebi adı, kıza Hacer adını,
Koyarak yaşattılar bu aşkın saf andını.
Halkımızın çok güzel, âdet ananesi var,
Kahraman oğullara yiğitçe baktı onlar.
Geçtikleri yolları, döndürdüler destana,
Onlardan seve seve, bahsettiler her cana.
“Kaçak Nebi”, “Köroğlu”, Bu sevgiden doğdular,
Gelecek nesiller de onları tanıdılar.
Bu millet unutamaz “Dede Korkut” soyunu,
Bu soyu üste tanıdı, halk kahraman oğlunu.
Halkın sevgisi büyük, yiğit oğullarına,
İhtiramla yâd edip ihtiyaç duymuştu buna.
Tarihin hafızası, böyle yiğitlerimiz,
Onlarla durur duyup, sevmişiz her birimiz.
Şah İsmail Hatayî, Babek gibi kahraman,
Bu halkın yüreğinde yaşayacaktır her an!
Bürüdü her bir yanı, bu zaman kara haber,
Yine düşman hilesi, yeniden muharebe.
Ermeni Vandalları, Karabağ’ı istedi,
Rus şovenist dostundan, yine yardım diledi.
“Büyük bir Ermenistan”, yaratmaktı niyeti,
Yürüyen asırlarca antitürk siyaseti.
Bin dokuz yüz doksanın, o “Yirmi Yanvar” günü,
Tarihin kan yaddaşı, milletin ağlar günü.
Millet ayağa kalkıp, geç de olsa uyandı,
Azatlığın yolunda, ecelle bir dayandı.
Gözünde koymak için, azatlığın arzusun
Halkımın kanın döktü, geçmiş Sovyet Ordusu,
Özel bir gaddarlıkla, amansızlık ederek,
Halkımın üzerine, tankları yürüterek.
Kana boyadı halkı, kendi şehri Bakü’yü,
Hiç merhamet etmeden, ezip döktü kanını.
Masum, silahsız halkın, üstünden tanklar geçti,
Halkım korkmadı ancak, bağımsızlığı seçti.
Her yanda yaralılar ve insan cesetleri,
Milyonlarca insanın, yarılmıştı setleri.
Yine Sovyetler Birliği, kanımıza susamıştı,
Bu halkın gayretini ayak altına almıştı.
Lakin halkın birliği, galip gelmişti onlara,
“Yok” deyip esarete, “yok” deyip istismara.
“Yok” dedi, Sovyetlerin, çirkin emeline halk,
Bu arzunun önünde, durdu hakikatle Hak.
Halk, kanı pahasına azatlığına çattı,
Menfur imparatorluğun arzusuna taş attı.
Yetmiş yıllık kelepçenin kırıldı zincirleri,
Belli oldu herkese, azgın Rus emelleri.
Müdrik halkım o günler, bir destanı yazandı,
Bağımsızlık adını şahadetle kazandı.
Çirkin emellerinden, doymadı Rus milleti,
Türklere ölüm aşkı, oldu yalnız hasleti.
İşgallere yeltendi, birleşip Ermeni’yle,
Karabağ’ı zapt etti, bin türlü hilesiyle.
Yeniden Karabağ’a dişleri gıcırdıyor,
Nice yıldır Karabağ, hasret ile acıyor.
Bu menfur niyetinden, vazgeçmeyen Ermeni,
“Karabağ bizim!” diye, parçaladı vatanı.
Kurşunlandı her yerde bu yurdun vatandaşı,
Başladı Karabağ’da, ölüm kalım savaşı.
Vatanın oğulları, kalktı ayağa o an,
Dilinde şiar oldu: “Karabağ Azerbaycan!”
Yurdundan, yuvasından, tedirgin düştü eller,
Kaçkın, göçkün adında, kana döndü gönüller.
Silahlandı Ermeni, Rusların yardımıyla,
Azgınlaştı yeniden, şovenist hilesiyle.
Türk kanına doymayan, Rus-Ermeni hasleti,
Çirkin emellerinden, vazgeçmediler kati.
Tek kaldı Azerbaycan, yüreği kanla doldu,
Yeniden parçalandı, yeniden işgal oldu.
Vaktiyle imzalandı, “Türkmençay” ve “Gülistan”,
Kaç parçaya bölündü, o “Bütün Azerbaycan!”
Parçaladı bu imza, tarihî toprakları,
Dolmuştu vatanıma, düşman taraftarları.
Yüreği iki yere, böldüler bir gecede,
Kasapça kan içmekten, doymadılar nice de...
Böylece zulmettiler Azerbaycan Türk’üne,
Bir tek Aras ağladı, vatanın o gününe.
Sonra da başladılar, etnik göçler işine,
Yavaş yavaş vatanı, geçirdiler dişine.
Tarihî topraklardan, kitlesel göç başladı,
Bu göçler vatanımın yüreğini taşladı.
Göçürüldü Ermeni, İran’dan Nahçıvan’a,
Karabağ’a, sonra da, o kadim İrevan’a.
Menfur devlet temeli, o zamandan koyuldu,
Bununla da vatanın, gözü her an oyuldu.
Düşmen yer eyledikçe, vatanımda özüne,
Türk’e düşman kesilip dağ çektiler gözüne.
Kırdılar, mahvettiler, Azerbaycan Türk’ünü
Ata yurtlarımızdan, yüklettiler göçünü.
Göç devam ettirildi, 20’den 65’e,
Stalinizm devrinde, onay verdiler işe.
Kür-Aras ovaları, yılanların oymağı,
Çekti soydaşlarıma, dağın üstüne dağı.
Başladı seksen sekizde, etnik temizlik işi,
Yürekleri dağladı, devranın bu gidişi.
Bir nefer Türk kalmadı, çıktı İrevan’ımdan,
Hep sürgün edildiler, öz ata yurtlarından.
Dişlerini gösterdi, şovenist Hay ile Rusya,
Gelmedi bir kimse de, vatan için haraya.
Kana susamış, vahşi Ermeni çeteleri,
Saldılar dağa taşa, masum biçareleri.
Eşkıya Ermeniler baş kesen cellat gibi,
Oldu İrevan’ımın, alçak, gaddar hâkimi.
Sonra da Karabağ’a dişlerini batırdı,
“Büyük Ermenistan”ı yaratmaktı muradı,
Ancak bu muradına, erdirmedi yiğitler,
Karabağ’ın uğruna, ayağa kalktı erler.
Göçtü Mingeçevir’e Nebi ailesi ile,
Onlarla vedalaşıp, gitti kızgın cepheye.
Aslan gibi atıldı, gönüllü savaşmaya,
Düşman telaşa düştü, başladı sıvışmaya.
Nebi’nin yiğitliği, duyuldu tüm vatanda,
Cesur komutan gibi, tanındı o, bir anda.
Kahramanlık gösterip savaştı bir nice yıl,
Ezdi düşman başını, Eyledi Hay’ı zelil.
Savaşların birinde, Nebi kahraman gibi,
Şehitlik zirvesinin oldu, yiğit hâkimi.
Defnolundu Bakü’de, Şehitler Hıyabanı’nda.
Defnolundu onu seven, gönüller sultanında.
Sık sık Mingeçevir’den, çocukları geldiler.
Nebi’nin mezarını, ziyaret eylediler.
Nebi’nin gözlerinde çağlıyordu bulutlar,
İntikam almak için, sanki vermişti karar.
Baktıkça kabirlere, içi içini yedi,
Düşmana nefret hissi, kalbinde alevlendi.
Bak nice ana bacı, kardeş oğulsuz kalmış,
Nice aileler başsız, nice ocak karalmış.
Gözleri yolda kalan nice körpe babasız,
Nice nişanlı oğul, kaldı toysuz, muratsız.
Kesmişti bu ağrılar kalbini bıçak gibi,
Nefretinden yanmıştı, yüreği ocak gibi.
Bin anda kendisini, cephede hisseyledi,
“Bu kan yerde kalmasın!” kendi kendine dedi.
Nebi’nin gözlerinde kısas odu yanmıştı,
Vatana muhabbeti, içten alevlenmişti.
Baktıkça babasının, o mağrur bakışına,
Bacısının gözünden, akan gam yağışına,
Bir asker olmak aşkı, cepheye gitmek aşkı,
Geçti derhâl gönlünden, tezce büyümek aşkı.
Baktılar, seyrettiler, şehitlerin kabrini,
Her şehidin kabrine, astılar şehir sabrını.
Bu sabrın içindeydi, intikam, kısas hissi,
Yaralı vatanımın, çığlığı, feryat sesi.
Aradan yıllar geçti, büyüdü çocukları,
Büyüdü yetim kalan, gönül yaraşıkları.
Her iki bacı kardeş yüksekokula geldi,
Kalplerde arzu dilek sanki göğe yükseldi.
Nebi askeriyeyi, Hacer hekimlik seçti,
Çok yüksek puanlarla, sınavlar rahat geçti.
Nebi harbiyesinde, canla başla çalıştı,
Vatana hizmetine, büyük aşkla alıştı.
Askerlik hizmetini, artık başa vurmuştu,
Vatanın nöbetinde, liyakatle durmuştu.
Onun asker kalbinde ata yurdun nisgili,
Gözünde çocukluğun, bitmeyen hasret seli...
Parçalanmış ümidi, parçalanmış arzusu,
Hem şehit babasının hem toprağın kısası.
Huzursuz yüreğinde, bu azap yaşıyordu,
Acıyı oğul gibi, omzunda taşıyordu.
Vatan muharebesinin, yiğit oğullarının,
Babasıyla beraber, anıyordu adını.
“Önce Vatandır!” deyip vuruşan nice erenler,
Şehitlik zirvesine şerefle yükselenler,
Maksatları vatandır, topraktır hem anadır!
Bu vatan bir yanadır, onlar da bir yanadır.
“Gönlümce alamazsam, kısasımı düşmandan,
Bağışlamaz hiç beni ne anam ne de vatan.
İşgal altında olan vatan topraklarının,
Yemyeşil ormanların, boynu bükük dağların
Feryadını duyarsan, sabredemem ben daha,
Giderim düşman üstüne, ümidim bir Allah’a…”
Bu sözleri söylemiş, efsanevi kahraman,
Adı diller ezberi, yiğit Mübariz oğlan.
Bir gece yarısında, terk edip birliğini,
Tek başına susturdu Ermeni güçlerini.
İndi yıldırım gibi, düşman üstüne bir an,
Mayınlı sınırları, geçir o dayanmadan.
Gözlerinde dondurdu, vakti de zamanı da,
Vakti boşa harcamaz, geçmedi boş anı da.
Biçti, Türk’ün kanına, susayan Ermeni’yi,
Vatan topraklarımda uluyan Ermeni’yi.
Ölümün gözlerine dik bakan Mübariz’im,
Gösterir düşmanlara kimin kim olduğunu,
Vatanda aslan gibi oğullar doğduğunu.
Korku içinde kalan, düşman bir anlık şaştı,
Ağzında dili tepti, ayakları dolaştı.
Bir anlık sandı düşman, ordu geldi üstüne,
Tek kişilik bir ordu, durmuştu düşman kastına!
Tek başına yiğit Türk, düşmanı kırıp döktü,
Darmadağın ettiği, askerî birlik çöktü.
Böyle bir cesarete, düşman şaşırıp kaldı,
Karşıdaki tek askeri, görür görmez sarsıldı.
Onlar Türk askerinin, kimliğin anlayarak,
Bu mertlik karşısında, için için yanarak
Çöktüler dizleri üste, bir şaşkınlık içinde
Eridiler vatana, sadakatin içinde…
Mübariz İbrahimov yiğitliğin örneği,
Onun vatan sevgisi, gururu, ölmezliği.
Yayıldı vatanımda, bütün Türk dünyasında,
Mübarizlik mektebi, yaşandı her yaşında.
Kürşat adı verildi bu mağrur yiğidime,
Cesaret abidesi, yükseldi şehidime.
Gelecek nesillere Mübariz ünvan oldu,
Tarih hafızasında büyük kahraman oldu.
Mübariz yiğitliği Nebi’yi ruhlandırdı,
Onunla övünerek, bu yola can yandırdı.
Nebi yüksek rütbeli, kurmay subay olmuştu,
Babası gibi uzun, yaşa başa dolmuştu.
Her gün diyordu: “Yeter ki muharebe başlaya,
Karşımda dayanamaz ne dağ, taş ne de kaya.
Atılırım meydana, düşmanın nefesini,
Keserim o azgının, İrevan’da sesini.
Alırım Karabağ’ın, Kubadlı’nın hakkını,
Gidip Şuşa’ya kadar, dökerim düşman kanını...”
Rahat duramıyordu, hainler kan içenler,
Kanımıza susayıp bizi her gün biçenler.
Sabah erken yayıldı, her yana kara haber,
Tutmuşlardı ateşe, Tovuz’u, Ermeniler.
Askerler arasında, vardı çok yaralılar,
Düşmana cevap verdi, şehit oldu oğullar.
Bu sırada millete, bir haber de verildi,
Millet ayağa kalktı, bir araya derildi.
Halkın general oğlu Polat Haşimov şehit,
“Kanın yerde koymayız, ölmez böyle bir yiğit.”
Bütün ülke ayakta, “Polat” diye ünledi,
Âli Başkomutan’a: “Hücum emri ver!” dedi.
Polat, çelik bilekli, demirden iradeli,
Askerlik alanında, daim gitti ileri.
Vatana olan sevgi, sevgiye olan iman,
Polat’ı, polat gibi, yetiştirdi bütün, tam.
Sinesin siper etti “Aprel Savaşları”nda,
Kahramanlık var onun Türk geninde, kanında.
Asker olup sevildi, komutandı yükseldi,
Gerçek bir asker gibi General rütbesi aldı.
Yükseldikçe sadelik, tevazu dağı oldu,
Göklere kaldırdığı, şanlı bayrağı oldu.
Ermeniler yağdırdı, Tovuz’a mermi, gülle,
General Polat Haşimov, durmadı bir an bile.
Cevap verdi Tovuz’da, birliğiyle düşmana,
Canını kurban verdi, ana yurda, vatana.
General şehit oldu, ün saldı bu adıyla,
Vatana sevgi veren, azatlık muradıyla.
Bu cesaret hüneri, halkı uyardı o gün,
Katıldı bütün gençler, birlik büyüdü o gün.
Muharebe istedi halk ayağa durarak,
Oğullar “kısas” dedi izdihamı yararak.
Sıra ile adları, listelere yazıldı,
Gençler silahlanarak, siperlere dizildi.
Hazır idi savaşa, Nebi bir asker gibi,
Yürekten sevinmişti, cesaretli er gibi.
Azat olacak idi, işgal gören topraklar,
Otuz yıllık hasrete, son verecekti onlar.
Rütbeli subay idi, hususi görevlerde,
Nebi temkinli idi, her bir hâlde, her yerde.
“Aprel Savaşları”nın, yiğit, kahraman oğlu,
Kubadlı’nın sevilen, cesur tanınan oğlu,
Mais Barhudar gibi, yiğit kurmay oğullar,
Vatan aşkı ezelden, onlara olmuştu yâr.
Leletepe’nin uğruna, yapılan savaşta o,
Tank üstünde gitmişti, hem de en ön safta o.
Askerler generalin, bu cesur savaşından,
İlham almıştı sanki, yaptığı her işinden.
“Aprel Savaşları”nda, kovan hain düşmanı,
Vatan muharebesinin muhteşem komutanı,
Azamet, gurur hissi Hikmet Mirzeyev’in de,
Derinden kök salmıştı, kapkara gözlerinde.
Adı halk arasında, “Şuşa Fatihi” oldu,
Vatan aşkı yüceltti, böylece şöhret buldu.
Tanıyınca onları, göklere erdi başı,
Nebi’ye kanat verdi, sevdirdi bu savaşı.
Nebi’nin hünerinden, her ikisi haberdar,
Ona savaş yolunda eylediler itibar.
Böylece Nebi de hususi birliklere,
Katılarak cephede, atıldı ön sipere.
Sevindi, ön safında yer aldı askerlerin,
Herkes açıkça gördü, bu yiğidin hünerin.
Nice yıldır işgale, uğraşmış toprakların,
Hasretten gözlerinde, yaş donan insanların,
Feryatları kalmıştı her dağda, her derede,
Onları da düşündü, girdiği her siperde.
Nebi’yi her kes sevdi, bu yiğitlik, bu şanla,
Hatta Hikmet Mirzeyev, görüşmüştü onunla.
Bacısı Doktor Hacer, cephe gerisindeydi,
Her gün ağır yaralı, erler arasındaydı.
Ölümlerden kurtardı, canını sayıp hiçe,
Yatmadı günler boyu, durmadı gündüz, gece.
Sık sık konuştu Hacer, kardeşi Nebi ile,
Ona dayanak oldu, kalpteki dileğiyle.
Vatan topraklarında, büyük bir savaş vardı,
Her gün askerlerimiz, nice köyü kurtardı.
Şehit haberleriyle… Ölümlerle el ele,
Zaferimiz uğruna, verildi mücadele.
Artık azat olmuştu Fuzuli, Sukavuşan,
Cebrayil’la Kubadlı, bir de güzel Zengilan.
Cumhurbaşkanı her gün, şad haberler duyurdu,
Cesur oğullarımız, azat ettikçe yurdu.
Ferahladı, sevindi, millet ayağa kalktı,
Azatlığın aşkıyla, kalpler birlikte çarptı.
Ağdam’ın, Ağdere’nin alınması haberi,
Bürüdü bütün yurdu, bürüdü her bir yeri.
Hatta yurtdışındaki, soydaşlar da sevindi,
Üç renkli bayraklarla, millet sokağa indi.
Kasım’ın 20’sinde, Ağdam alındığı gün,
Tüm millet bayram etti, vardı sanki toy düğün.
Dediler: Kelbecer’e, Laçın’a gidilecek,
Bu topraklar sulh ile hem azat edilecek.
Bir tek kurşun atmadan, o hain Ermeniler,
Kahraman ordumuza, bu yerleri verdiler.
Ağdam, Laçın, Kelbecer, kurtulmuştu işgalden,
Kurtulmuştu o zalim, düşmanın pençesinden.
Esir düşmüş Hocalı’m, Hankendi’m, Hocavend’im,
Medeniyet beşiği, Şuşa’dır pazubendim.
Yurtları almak için, hazırlandı oğullar,
Yine bir emir geldi, barış istedi onlar.
Bu haberle üzüntü, duysa da bizim erler,
Yeni savaş emrine, hazırda beklediler.
Ermeniler yeniden, hileye el atarak,
Laçın’a giden yolda, bir pusuya yatarak,
Dediler ki: Türkler, Kırmızı Pazar yoluyla,
Ya da Laçın yönünden, gelecekler Şuşa’ya.
Başka bir yol yok idi Şuşa’ya girmek için,
Düşmanın aklı yoktu, derin düşünmek için.
Bu zekânın sahibi, Hikmet Mirzeyev idi,
Kayalıktan Şuşa’ya, girme emrini verdi.
Özel harp birliğinin, reisiydi bu yiğit,
Vatanımın yüreği, nefesiydi bu yiğit.
Bizim cesur yiğitler, tez Taşaltı yönünden,
Yalçın kayalıklara, tırmanarak dört yerden.
Yürüyüp düşman üste, ellerinde bıçakla,
Yılmadan tırmandılar, dişler ile tırnakla,
Uzun bir yol geçerek, korku bilmeden onlar
Kesip düşman üstünü, bir anlık dayandılar.
Bir tek kurşun atmadan, sessiz ilerleyerek,
Düşmanın hamlesini, darmadağın ederek.
Düşman gözü belermiş, şaşırmıştı bu işe,
Bu ani hücum ile düşmüşlerdi teşvişe.
Şimdi tanıdı onlar, Azerbaycan oğlunu,
Azerbaycan yiğidi, ispat etmişti bunu.
Peren peren olmuştu dığalar* birce anlık,
Onlara bu baskılar, kalmıştı çok karanlık.
Gebermişti it gibi, cesetleri her yanda,
Kalanlar da kaçarak gizlenmişti kınında.
Kurtulmuştu Şuşamın, canı menfur düşmandan,
Rahat nefes almıştı, azat olan bu vatan.
Âli Başkomuntan’ın sesi geldi efirden,
“Şuşa artık azattır!” diye seslendi birden.
Sevinirdi halkımız, sevinirdi her bir kes,
Yayılmıştı her yana, bu “vatan” naralı ses…
Komutan Mirzeyev’in, savaş emri seslendi:
Hazırlanın bu gece, alınmalı Hankendi,
Sonra hücum ederek, alırız Hocavend’i!
Girmişti Hankendi’ne, alınmıştı yarısı,
Alınacaktı sonra, Hocalı’nın kısası.
Lakin imkân vermedi, güya “barış güçleri”,
Yine oyun oynadı, Ermeni, Rus itleri.
İsyan etti bu işe, yiğitlerim şaşarak,
Şuşa’yı kurtardılar, yüce dağlar aşarak.
Bu silahsız desteler, Özel harekâtçılar,
Onlar yakın dövüşte, düşmanı susturdular.
İnletti Şuşa’mızı, Nebigilin gür sesi,
Yayıldı dört bir yana galibiyet nefesi.
Şuşa hapishanesi...
Var idi nice tutsak.
Nice ölüm sehpası,
İlahi bizden uzak.
Kendi ana yurdunda,
* Dığa: Müslümanların Ermeni çocuklarına verdiği isim.
Alçak düşman elinde,
Candan aziz bildiği.
Gönül verip sevdiği,
“Vatan” sözü dilinde,
Var idi nice tutsak…
Nebi yiğitleriyle,
Açtı kapılarını,
Açtı yürekler yakan,
Ölüm kokan zindanı.
İçerde yedi nefer,
Yaşlanıp elden düşmüş,
Yaşlıca askerlerdi,
Her birisi kahraman,
Her birisi bir erdi.
Birinci muharebede
Esir düşmüş yiğitler.
Her gün can vere vere,
Her gün ölmüş yiğitler.
Nicesi helak olmuş,
Vedalaşmış hayatla.
Nicesin sağ götürmüş,
Düşman çok ihtiyatla.
Nebi onlara sordu, öğrendi adlarını,
Öğrendi bu zindanın, açılmayan sırrını.
Elden düşmüş bir kaça, esirin adı Nebi,
Eşinin adı Hacer, oğlunun adı Nebi.
O sordukça anlattı: “Kubadlı’danım oğul,
Mollu köyündenim, aslen ordanım oğul.”
Dinledikçe Nebi’nin kalbi tir tir titredi,
“Sağ kalamaz bir insan, bunca yıl esir.” dedi.
Babasıydı Nebi’nin, ölmemiş sağ kalmıştı,
Demek o vuruşmada, başkası şehit olmuştu.
Hatta mezar taşında, vardı adı soyadı,
Esir olan bu baba, taşımış şehit adı.
Atıldı babasının, üstüne derhâl Nebi,
Sığındı kucağına, yetim bir kuzu gibi.
Babası çok sevindi, bu aniden gelişe,
Yanındaki dostlar da şaşırdılar bu işe.
Emanet etti onu, asker yoldaşlarına,
Tez götürün bunları, kavim gardaşlarına.
Şaşkınlıktan babanın, değişmişti ahvali,
Duyduğu bu haberden, sevinçten oldu deli.
İnanamadı baba, oğluydu önde duran,
İnanamadı baba, kalbiydi tıp tıp vuran.
Haber aldı bu işten Hikmet Mirzeyev bu an,
Derhâl hazırlık yaptı, boşa geçmedi zaman.
Haber verdi Nebi’ye: “Sen Bakü’ye git.” dedi,
“İzin vermişim sana, ona yardım et.” dedi.
Bakü’ye gidiş için, Helikopter gönderdi,
Bu konuda Nebi’ye, derhâl haber de verdi.
Böylece babasını, Bakü’ye getirdiler,
Hastaneye götürüp, tedavi ettirdiler.
Onun sağalmasına, ümitler azalmıştı,
Otuz yıl esarette, zindanlarda kalmıştı.
Tez haberi Hacer’e, gönderdi ihtiyatla,
Zaman çarpışıyordu, her dakika hayatla.
Doktorlarla beraber, yardımcı oldu ona,
Yıllardır özlediği, sevgili babasına.
Hazırdı babasına, canından can vermeye,
Başladı şifa için, Allah’a yalvarmaya.
Ümitle babasına, hizmet eyledi Nebi,
Ona cesaret veren, sözler söyledi Nebi.
O, baba sevincini, yaşıyordu gururla,
Oğlunun gözlerine, bakıyordu huzurla.
Okşadı ellerini, sinesine sıkarak,
Buluşma sevinciyle, gözlerine bakarak.
Babasının sağlığı, her gün iyiye gitti,
İyileşmesi için, herkes çok dua etti...
Hacer’i gelin etti, Nebi’yi evlendirdi,
Torunlarına Nebi ve Hacer adın verdi.
Böylece yaşattılar, dede-nine adını,
Taşıdılar gururla, onların soyadını…
Dede Nebi bu ağır, hastalıktan sağaldı,
Onu iyileştiren, dua ve ümit oldu.
Oğul Nebi dedi ki: “Sağaldı artık babam,
Annemi getireyim, artık vaktidir, tamam.”
Oğul tez annesinin, kaldığı yere gitti,
Müjdeyi vermek için, hayli acele etti.
“Canım anneciğim sana, güzel bir haberim var,
Ama hiçbir şey sorma, kendin görene kadar.
Güzel elbiseler giy, benimle gel acele,
Unutalım kederi, gülelim neşe ile.”
Getirdi annesini, babasıyla görüşe,
Bütün hısım akraba sevindiler bu işe.
Hastaneye giren ana, bir anlığına şaştı,
Hayalleri bir hayli, geçmişinde dolaştı.
Oğul Nebi sevinçle, annesine yüz tuttu,
Kalbinde yaşattığı, baba derdin unuttu...
Başına gelenleri, anlattı anasına,
Nebi bir hayat verdi, gül yüzlü sunasına.
Ana inanamadı, yârine geldiğine,
Nice yıllık hasretin, sevginin secdesine.
Gözüne inanmadı, o civan Nebi’sinden,
Bir eser kalmamıştı, yaraşıklı eşinden.
Yine de inanmadı, çok tereddüt eyledi,
Nebi kendine gelip, ona şöyle söyledi:
“Hani kaybolur ise, bulacaktın beni sen,
Tanıyacaktın mutlak, boynumdaki benimden?”
Hacer’in gözlerinden, sel gibi yaş akmıştı,
Nice yılık hasretin, gözlerine bakmıştı.
Allah’ına şükredip, sarsıldı, düştü yine,
Gözyaşlarıyla baktı, boynundaki benine.
Sevinçten hıçkırarak, “Benim Nebi’mdir.” dedi,
Eğilip diz çökerek, sanki secde eyledi:
“Rüyama giriyordun, hep seni özlüyordum,
Yaşıyor Nebi, diye, yolunu gözlüyordum.
Seninki değil idi, biliyordum o mezar,
Diyordum o kabirde, başka bir şehidim var.
Ancak övünüyordum, şehit olduğun için,
Çekilmiyordu yoldan, söyle gözlerim niye?
Otuz yıl inanmadan, seni şehit bilsem de,
Gizli gizli ağlayıp, gizli gizli ölsem de...
Biliyordum hislerim, rüyam yalan değildi,
Benim Nebi’m sağ idi, benim Nebi’m ölmedi.
Daha vermem ben seni, bil ki ölümün eline,
Batmayız hiçbir zaman, hüzün, keder seline.
Daha korkma ölümden, eşin, karın olurum,
Yine eski Hacer’in, yine yârin olurum.
Torun Nebi’yle Hacer, dolandılar başına,
Hasret seli dedenin, karıştı gözyaşına.
Allah’a açıp elini, bu mutlu günü için,
Dede dualar etti, onlara bakıp her gün:
“Şükür Rabb’im ölmedim, bu günleri de gördüm,
Bugün evlatlarımın, meyvelerini derdim.”
Oğlum Nebi’yle kızım, Hacer’in evlatları,
“Nebi”, “Hacer” adını, bölmüşler bizle yarı.
Maşallah büyümüşler, onlar da bizim gibi,
Olacaklar bu neslin, baş tacı, baş hâkimi…”
Dede Nebi haklıydı, dediği her sözünde,
Oğlu, kızı, torunlar, bir dünyaydı gözünde.
Her birisi Hacer’di, her birisi Nebi’ydi,
Nüfus kâğıtları bir, adları da aynıydı.
Bu hayranlık içinde dede Nebi’yle, Hacer,
Yaşadılar bir müddet, güldüler, eğlendiler.
Torunlar yüksekokul, tahsili alıyordu,
Onlar da başkentteydi, Bakü’de kalıyordu.
Yaşlanmıştı dede de, yaşlanmıştı nine de,
Bu hallerine rağmen, övündüler yine de.
Onlar torunlara, toy düğün istediler,
Nebi ve Hacer ile maslahat eylediler.
Baba oğul Nebiler, ana Hacer, kız Hacer…
Oturdular yüz yüze, açıldı saf yürekler.
Dede Nebi başladı, sözlerine ahenkle,
Nine Hacer bu söze, nakış vurdu bin renkle:
“Ay oğul, torun toyu, istiyor yüreğimiz,
Daha Allah’tan bizim, yok başka dileğimiz.
Çok şükür ki, torunlar, boya başa çattılar,
Evlenecek çağdalar, artık yaşa yettiler.
Gönlümüzden geçiyor, gelin evlendirelim,
Bibi-dayı çocuğu… Gelin hoşbaht edelim.
Rıza gösterirlerse, toylarını ederdik,
Bizler de bu dünyadan, rahat ölüp giderdik…”
Her iki bacı kardeş bu sözden memnun oldu,
Yürekleri açıldı, gözleri sevinç doldu.
Meğer Nebi’yle Hacer, birbirini severmiş,
Ancak ailelerinden, sevgiyi gizlerlermiş.
Hayır duasın edip, Nebi’yle Hacer kızın,
Mumunu da yaktılar, bir çift parlak yıldızın.
Şükrettiler Yaradan’ın, bu hayırlı işine,
Yürekten sevindiler, kaderin cilvesine.
Hayat verdi onlara, evlatların sevgisi,
Yayıldı her bir yana, bu talihin hoş sesi.
Torun Nebi’yle, Hacer mutlu hayat kurdular,
Dede Nebi’yle Hacer ömrü başa vurdular.
Burada sona yetti, bizim de destanımız,
Mutlu, mesut yaşasın bütün civanlarımız!
Şair
Hakkında
Hələ təsdiqlənmiş rəy yoxdur.